Monday, January 18, 2016

"29 Ekim 2006" dan

Her şey üç gün içindi, beraber geçireceğimiz üç gün... Ne kadar garip değil mi, şimdi düşünüyorum da, üç gün ne ki, neyi kanıtladık ki biz birbirimize? Sevgimizi, dürüstlüğümüzü, güvenmeyi mi? Bunlar mı gerekliydi mahvolmuş bir hayatı düzeltmek için. Ama olmadı, beceremedik, üç günde mi birşeyleri düzeltecektik ki. Yine herşey eskisi gibi oldu. Sen gittin, ben kaldım... Tıkandım kaldım kendimle, düşüncelerimle, kurmacalarımla.
'Haha' gerçek miydi acaba düşündüklerim, aklıma gelen yine başıma gelecek miydi, hiç mi hiç bilmiyorum.
Birbirimizi anlamayı denedik mi acaba...biraz alttan almaya çalıştık mı birbirimizi...

Önünden geçiyorum anılarımızla dolu yerlerden, sanki duvardaki taşlar bana acıyarak bakıyor, sen bunları da atlatacaksın diyor sokak lambaları.

Sunday, January 17, 2016

Ben arkasından bakarken... (17 Ocak 2008)

10 sene önce yazıp, 8 sene önce bugün de offline bir blogumda yayınlamışım...
(bir kaç şeyi düzelttim)

---

Bir kitapta “hayatında bir şeyleri değiştirmek istersen en gereksiz gibi görünen ayrıntılardan başlamışsın” diye yazıyordu ve kitaptaki baş kahraman da bazı şeyleri değiştirmek için günlerce bir bankta oturmaya, insanları izlemeye başlamıştı. Sanırım benim de yapmaya çalıştığım şey bu. İki haftadır gelip bu banka oturuyorum, kitabın kahramanı gibi, ben de insanları izliyorum. O kadar farklı türden insan geçiyor ki önümden anlatamam. Her gün gördüğüm şehrin hayatına ayak uydurma pahasına koşuşturan insanlar da var, turistler, değişik değişik giyinen insanlar, saçları rengarenk kızlar, torunlarıyla gezen nineler, yeni evli çiftler... Evet evet ikinci günmüydü neydi önümden gelinlikli bir bayan da geçmişti, hatta selamlaşmıştık, çok güzel gözleri vardı, hoş bir tebessümle bakmıştı yüzüme, hayatımda unutmayacağım yüzlerden bir tane daha demiştim kendi kendime...ve mutluluk dilemiştim kendisine.

Yine bugün bu bankta oturuyorum, güneş parlamasına rağmen bu kış gününde hava ayazlı. Üzerimde en sevdiğim kahverengi kazağım, jean-pantalonum, boynumda her zamanki gibi atkım, suratımda hafif bir allık var, paltomu çıkardım, güneş ısıtıyor yeterince. İnsanları izliyorum, bu sefer dış görünüşlerini değilde suratlarındaki tebessümlerden, hislerini düşünüyorum.

Bir çocuk düşüyor ilerideki çocuk parkına doğru koşarken, ağlamaya başlıyor. Bir adam cep telefonuyla bağra bağra konuşarak önümden geçiyor, kaşları çatık, belli ki konuştuğu insana sinirlenmiş. Yaşlı bir çift geçiyor şimdi de, yüzlerinde yılların verdiği bir huzru hissediyorum, çoluğa çocuğa toruna karışmış olmanın verdiği huzur olsa gerek diye düşündüm. Kim bilir ne çok insan geçti önümden, üzgün, mutlu, yanındakine heyecanla bir şeyler anlatan, düşünceli, katıla katıla gülenler, huzurlu, hiçbir şey düşünmeden kafasını dinlendirmeye çalışan, çevresindeki kızlara muzır muzır bakan bir genç, okuldan çıkmış eve dönmekte olan yorgun öğrenciler ve daha nicesi. Güneş batmak üzere, hava serinledi iyiden iyiye, ben elimde kahve ve kek ile günü geçiştirme çabasıyla insanları izlerken, yanımda oturan bayanın benimle konuşana kadar farkında bile değildim. Bir anda kendi gerçekliğimin içinden çıkıp sıyrılmam gerekti, uzun zamandır burada oturuyordum, sessizce, kendi başıma, sahilde dalgaları izler gibi, kendi kendimi dinlendirirken, irkildim.
Konuşmaya başladı, bana birşeyler anlatıyordu, duyuyorum aslında kendisini, ama bir yandan da kafamdan başka şeyler geçiyordu. Dinleyemiyor, sadece yüzümde garip bir tebessümle ona bakıyordum. Anlayamadığım bir şeyler söylüyordu, belki de benim algılarım kendi sessizliğimle derin bir uykudan uyanmayı bekliyordu, ama ben uyandıramıyordum. Suratına bakıyorum, sanki bir yerden tanıyorum gibime geliyor, sonra Allah Allah karıştırıyorum diye düşündüm. Yok yok ben bu suratı bir yerde gördüm ama nerede hala aklıma gelmiyordu ya, neyse. Hah...şimdi duymaya başladım sesini kadının, düşüncelerimin yerini onun buruk sesi aldı, bana hayatını anlatıyor; “...bilmiyorum herşey çok çabuk gerçekleşti, ben bir anda değiştim, tanımaz oldum hayatımdaki kimseyi, aslında hayatımın sonuna kadar bana yetebilecek bir param var, eh ders de veriyorum zaten, başka bir yere gitsem, hayata yeniden başlasam olur değil mi? Siz ne düşünürsünüz bu durumda... Yaaa, pardon sizi sıkmıyorum değil mi, konuşacak birine ihtiyacım var da” başımı sallıyorum seni dinliyorum gibilerinden; devam ediyor “...daha 24 yaşındayım, yeniden hayata atılmak için çok mu geç, şu anda bir işim var aslında bir uluslararası firmada danışmanlık yapıyorum, ama üniversitede matematik okumuştum, ne alaka ise, işte matematik dersi veriyorum tanıdığım bir kaç arkadaşımın çocuklarına, bir de İspanyolca biliyorum, babam İspanyoldu da, zaten çalıştığım şirket de İspanyol şirketi, İngilizce zaten var, evlenince her şey değişecek diye düşünüyordum, ama olmadı. Şey, siz de rahatsız olmazsanız yürüyebilir miyiz ?” diye sorduktan sonra ben de “Tabi tabi, olur istersen yürüyebiliriz, zaten ben de sıkılmıştım buradan, senin konuşman beni kendime getirdi, ne tarafa doğru yürümeyi istersin?” cevabını verdim. Paltomu giymek için ayağa kalktığımda oturmanın da yorucu olacağı aklıma geldi, bir de baktım yanımda ki kız sırtına büyük bir kamp çantası takıyordu, yine hiç kuşkusuz bu yüzü tanıyorum ama nerden diye düşünmekten kendimi alamadım.

Beraber sola doğru yürümeye başladık, parktan karşı tarafa geçtik, aşağıya doğru yürüdük, bir de baktım ki gara gelmişiz, hiç farketmedim, sessizce bu kadar çok yürüdüğümüzü yanımda ki genç kız epey bir yürüdükten sonra bana dönüp “Sadece bir cümle söylediniz, ama sesiniz beni o kadar sakinleştirdi, dinlendirdi ki anlatamam size, çok teşekkür ederim benimle yürüdüğünüz için, ben buradan trene binip gideceğim, nereye hiç mi hiç bilmiyorum. İlk neresi olursa artık şansıma, ama sayenizde her şeye yeniden başlayabileceğimi anladım, yeniden beni, hiç tanımadığınız biri olarak bir iki saatte olsa dinlediğiniz için çok teşşekür ederim, zaten sizi ilk gördüğümde de bana huzur vermişti gülümseyişiniz.” dedikten sonra, bana baktı gülümsedi, konuşurken yere koymuş olduğu çantasını sırtına alıp, trene bindi ben arkasından şaşkın şaşkın bakarken.

Garipti evimin tren istasyonuna bu kadar yakın olduğunu unutmuştum, yıllardır araba kullanmanın etkisiydi. 24 yaşında ki bu genç kız beni derinden etkiledi, hala yüzünü düşünüyordum, ayrıca bana “sizi ilk gördüğüm zaman” demişti, beni ne zaman görmüştü peki? Demek ki gördüm ben de bu kızı, bir gün bir yerde ama ne zaman ve nerede? Bir ay olmuştu dergiden ayrılalı, kendi yazılarımı yazmak için şimdilik çevirilere ara veriyorum bahanesiyle. Çocukların istediklerini de marketten aldıktan sonra eve girerken, aniden gözümün önüne o gün gelinlikle önümden geçen kızın mutlu suratı geliverdi. Evet, biraz önce yeni unutmlarla trene bildirdiğim kız, on gün evvel yepyeni umutlarıyla önümden geçmişti.
mimi ekim 2006

Tuesday, September 01, 2015

Happy 10th Birthday!

August 28, 2005


4 gün gecikmeli "vay be on yıl olmuş bu blog'u açalı" yazım. 

İçimizin bunaldığı, ay bu yaz ne yapabiliriz, çok sıkıldık artık bu sıcaklardan, eh bari bir kanasta oynayalım gecemizde, Beko'nun "yaaa gugıl blogger diye bir şey açmış, biz de mi üye olsak" demesiyle başlayan bu (arada gel gitlerin olduğu) blogger'lık maceramın en hızlı bir şekilde yeniden hayata geçmesini temenni ediyorum. 

xoxo-minikstar

Tuesday, March 18, 2014

Bodrum'dan Notlar

Geçen hafta Sabiha'cığımın davetiyle "küçük" valizimi toplayıp Bodrum'a gittim. Huzur buldum ve şimdi de geri dönüyorum.

Yazın iğne atsan yere düşmez her yerde in ve cinle top oynadık hep birlikte... Yürüdüm, gezdim, tozdum, denizi seyrettim, keyif yaptım, Gümüşlük'e Türkbükü'ne gittim (zaten Türkbükü'nde kaldım) ve Bodrum merkezde dolandım. Hatta Gümüşlük'te uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı da gördüm. Evlenip şehr-i İstanbul'u terk etmiş o da ve yaptığım en iyi şey buraya taşınmaktı dedi. Huzur var mutuluyum dedi, ki zaten gözlerinden de o mutluluk okunuyordu.



Şehr-i İstanbul'dan uzaklaşan herkes mutlu sanırım... Ben de pek mutlu oldum vallahi, huzur doldum şu üç günde. Kahve aldığım insanlar güler yüzlü, hal hatır soruyorlar - alışık değiliz böyle kibarlığa, yadırgıyor insan. Hatta bir kaç hafta önce Beşiktaş'tan kahve alırken ilk defa gördüğüm bir baristaya "Nasılsınız?" diye sorduğumda öyle bir affallamıştı ki, bana "Uzun zamandır görmüyordum sizi, siz nasılsınız?" diye cevap vermişti.

Biraz önce hapşurduğumdaysa ön masada oturan beyefendi "İyi yaşayın." dedi... Hayat güzel ve farkındalar... Koşturmuyorlar, huzur dolular...

Pılı pırtı toplayıp ayrılmak lazım şehr-i İstanbul'dan... düşünceleriyle geri dönüyorum evime.


Monday, December 09, 2013

Emniyet Kemeri

Courtesy of Snap2Live
Geçenlerde izlediğim bir vidyoda Ready For Love'dan Ernesto Arguello'nun tasarlardığı "emniyet" kemerlerini gerçekten çok beğendim. Solda gördüğünüz gibi uçaklarda takılan emniyet kemerlerinden esinlenmişler. Bence bu kemer son zamanlarda gördüğüm en iyi tasarımlardan biri.

Rengarenk kemerleri üreten markanın adı "Snap2Live" (yaşamak için tak - diye çevirebiliriz), 30$ olan bu kemerlerden elde edilen gelirin %70'i de Birleşmiş Milletler'in Yol Güvenliği fonuna gidiyor.



Tuesday, April 09, 2013

Ode to the Book by Pablo Neruda


When I close a book
I open life.
I hear
faltering cries
among harbors.
Copper ignots
slide down sand-pits
to Tocopilla.
Night time.
Among the islands
our ocean
throbs with fish,
touches the feet, the thighs,
the chalk ribs
of my country.
The whole of night
clings to its shores, by dawn
it wakes up singing
as if it had excited a guitar.
The ocean’s surge is calling.
The wind
calls me
and Rodriguez calls,
and Jose Antonio–
I got a telegram
from the “Mine” Union
and the one I love
(whose name I won’t let out)
expects me in Bucalemu.
No book has been able
to wrap me in paper,
to fill me up
with typography,
with heavenly imprints
or was ever able
to bind my eyes,
I come out of books to people orchards
with the hoarse family of my song,
to work the burning metals
or to eat smoked beef
by mountain firesides.
I love adventurous
books,
books of forest or snow,
depth or sky
but hate
the spider book
in which thought
has laid poisonous wires
to trap the juvenile
and circling fly.
Book, let me go.
I won’t go clothed
in volumes,
I don’t come out
of collected works,
my poems
have not eaten poems–
they devour
exciting happenings,
feed on rough weather,
and dig their food
out of earth and men.
I’m on my way
with dust in my shoes
free of mythology:
send books back to their shelves,
I’m going down into the streets.
I learned about life
from life itself,
love I learned in a single kiss
and could teach no one anything
except that I have lived
with something in common among men,
when fighting with them,
when saying all their say in my song.

Saturday, March 23, 2013

Sıradışı İnsanların Her Gün Kullandığı 10 Söz!

Ordan oraya dolanıp internetteki yazıları okurken bunları gördüm ve sizlerle de paylaşmak istedim.

Inc.'den Jaff Haden burada yazmış.

- Ben şunu/bunu-şöyle/bölye düşünüyorum / Here is what I'm thinking.
- Yanlış biliyormuşum./Hatalıyım. / I was wrong.
- Muhteşemdi. / That was awesome.
- Rica ederim. / You're welcome.
- Yardım edebilir misin? / Can you help me?
- Üzgünüm. / Afedersin. / Özür dilerim. / I'm sorry. (Bir de not olarak demiş ki; özür dile ama asla da bu özrünü "Ama çok sinirliydim.../Senin böyle yapacağını/düşüneceğini tahmin etmezdim..." gibi devam ettirme.)
- Şunu bana gösterebilir misin? / Can you show me?
- Dur bi' yardım edeyim! / Let me give you a hand!
- Seni seviyorum. / I love you.
- ve bazen de HİÇBİR ŞEY söylememek gerekebilir. / and sometimes just NOTHING.


Düşünelim bakalım bizler gün boyunca bunlardan kaçını kullanıyoruz. Hatalarımızı kabul edip, özür diliyor muyuz? Bazı durumlar karşısında susmasını biliyor muyuz? Ya da en önemlisi sevdiklerimize; "seni seviyorum" demesini biliyor muyuz?

Haydi biraz düşünelim.
Sevgiler.

Thursday, January 31, 2013

Quote

Birisi, kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi, içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmalarımız? -Anlatsam mı, anlatmasam mı?- Kararsızlığımız, -bu sevgi beni acıtır mı?- Kuşkularımız. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Tek yapmamız gereken; sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek, ama kime ikinci defa güveneceğimizi de iyi seçmek.

Gabriel Garcia Marquez

Sunday, January 20, 2013

Ah velkaaam 2013

Geleneksel bir ah uzun süredir yazmıyordum kısmını atlatmadan bu yazıya başlamam a dostlar. Ki zaten yazmıyordum. Eh hadi bakalım uzun süre sonra yeni bir yazı. Yeni yıl kararlarıma, bir kere daha haydi hop artık bu kadar uzun süre ara vererek yazı yazmayacağımı da ekleyelim. 

İlker'ciğim bana sen bi Hacca, Tibet'e flm git - rahatla gel dedi. Adam haklı dostlar, artık ermem lazım... Literal olarak (Hani ecnebi arkadaşlarımız esastan der ya "Literally man!" heh işte ondan demek istiyorum ben de). İnşallah o da bir gün olacak... Bu arada bu 'erme' olayını da ekiyoruz yeni yıl kararlarıma. 

Geçelim bir başka karara, bu da bende kalsın dediğim bazı şeyler var. Heh şimdi burada belirtmiyorum ama, x - y - z kararlarımı eklemeyi unuttum sanmayın. 

Biraz cazgır olmaya karar verdim, bunu da başaracağım!

Efendim sonra, uzun zamandır ara verdiğim şeylere yeniden başlamak gerek. Başlayınca söylerim sizlere yeniden yapıyorum bunu şunu onu diye. 

Resimmiş, heykelmiş, müzikmiş, operaymış, tiyatroymuş, sinemaymış bir süredir kendileriyle olan ilişkime ara vermiştim. Artık bu arayı kapatmanın vakti ve zamanı geldi diyor 2013 yılı. Hayda bre, bekleyin beni cazgırlar sizleri izlemeye geliyorum. Ne de olsa zaman zaman sanatın ve sanatçının yanında olan bir insanım. Gel gör ki nerede ne var, kim kiminle ne yapmış bu aralar pek bilmiyorum. 

Kendime bir hobi bulmam lazım; bunu uzun zamandır konuştuğum arkadaşım cam kursuna git dedi, yok anam o menepozda olacak. Daha gencim bu kadar entel şeyler içün. Ergen dönemime geri dönüp acebağ gitar mı çalmaya başlasam. Ya da obua flm... Her zaman timpani çalmak istemişimdir, lakin çok ses verir o da.

Yeni yıl kararlarımı yıllara mal olmuş sanatçımız Sertab'ın Kendime Yeni Bir Ben Lazım şarkısıyla kapatmaya karar verdim. 





Tuesday, May 29, 2012

Tipografi - Grafik Tasarım...

Bugüne kadar istediğim herşeyi elde ettim, gerçekten. Şunu yapmak istiyorum dedim ve yaptım. Bunu almak istiyorum dedim ve aldım. Şuraya gitmek istiyorum dedim ve gittim. Neredeyse bütün rüyalarım gerçek oldu.

Yardımcı olan herkese çok teşekkür ederim. (Ayrılık yazısı gibi oldu ya neyse, bazen içten teşekkür etmek gerekir insanlara, hatta onları sevdiğini de söylemek...)

Geçen süre zarfında o kadar çok insanla tanıştım ki, anlatamam - aaa bu insanlarla da mı tanıştım dediğim zamanlar oluyor.

Saat sabaha karşı 4, ben beyaz-kadın-çatal-dilli adlı blogda gezerken gördüm kitap kapağı tasarlama sanatı adlı yazıyı.

Murakami'nin kitabı türkçeye çevrildiğinde çevirmenle yayınevinin videolarını izledim. Çevirmen ingilizce çevirilerinde eksikler var diyor. - Bunu bir sonraki yazılara saklıyorum. Neyse.

"Alliance Graphique Internationale"in 2009'da İstanbul'da düzenlediği genel kongresinde tipografi ve kitap kapaklarnının grafik tasarımına dair olan konferansları dinleme şansım olmuştu. Muhteşem insanlarla tanışmıştım. Kariyerlerinin doruklarında ve herşeye rağmen en iyi şekilde üretmeye devam eden grafik tasarımcıları,. Bu işe gerçekten kafa yordukları belliydi. Kitabı okuyorlar, yazarı tanıyorlar ve ona göre kapak yapıyorlardı, özenerek...

İşte Murakami'nin yeni kitabının kapak hikayesinin de böyle olmasını isterdim, ki olmamış gibi gözüküyor.

Şu bi gerçek ki o tasarım kesinlikle BENİ AL MİRAY demiyor (!!!). Murakami'yle tanışmamı sağlayan tek şey Zemberekkuşu'nun Güncesi adlı romanının kapağındaki o renkli zemberekkuşuydu....

Sputnik Sweetheart'ı daha okumadım ama Murakami böyle demiş kitapta: “I dream. Sometimes I think that's the only right thing to do.” / "Hayal kuruyorum. Bazen yapabilecek en doğru şeyin bu olduğunu düşnüyorum."

Have dreams,
Miray.

Monday, May 21, 2012

Haydi Miray Hop Hop!

Ne olmasını bekliyorsun? Hayatın sana ne sunmasını bekliyorsun? Dün akşam hayalini kurduğun şeylerin, sabah olunca gerçekleşeceğini mi umuyorsun?
Yanlış Hayatın Peşinde Koşmayacaksın!

Sistem böyle çalışmıyor! Düşünce gücü, metafizik, parapsikoloji, yoga, meditasyon, aklına her ne geliyorsa, neye inanıyor ve peşinden gidiyorsan, hepsi bir yerde tıkanıp kalacaktır!

Ummakla, dilemekle olmuyor, ayağa kalkacaksın! Her şeyden önce farkına varacaksın! Hangi öğretiye inanırsan inan, üstün körü anlamayacaksın. Bir bilgiyi gerçekten hayatında uygulayamıyorsan, o bilgiye sahip olduğun yanılgısına kapılmışsın demektir. Kendini kandırmayacaksın!

Gerçekleri anlayacak, sonu her ne olursa olsun kabul edeceksin. Bazen bildiklerin, öğrendiklerinin acı verir. Onu da yaşayacaksın. Önce kendinin, ne olduğunun, nelere sahip olduğunun, gücünün, yeteneklerinin, bu hayata neden geldiğinin farkına varacaksın.

Hayatını, gereksiz şeyler uğruna harcamayacaksın. Kalbinde yaşadığın her duyguyu aşk sanıp, peşinden çöllere düşmeyeceksin. Aşkın adını ağzına almadan önce, uzun uzun düşüneceksin. Yüreğinle yüzleşeceksin. Sevgiyi, tutkuyu, şehveti, alışkanlığı, çekimi, aşkı birbirinden ayırt edeceksin.

Hiç kimsenin ve hiçbir şeyin senden daha önemli olduğunu düşünmeyeceksin. Bedenine, ruhuna, aklına sahip çıkacaksın. Hak etmeyenin ardından yas tutup, bunu da aşka bağlayıp, aşkın şanını kirletmeyeceksin. Kendini tanıyacaksın, hem de çok iyi tanıyacaksın! Kimleri, neden ve niçin seçtiğini bileceksin.

İnsanız hepimiz, elbette zayıflıklarımız, düşkünlüklerimiz, saflıklarımız var ancak kendi huylarını, eksiklerini iyi tahlil edeceksin. Ardından gözyaşı döktüğünün adını doğru koyacaksın! Yıllar süren yaslar yaşayıp, unutamadığını iddia edeceğine, neden hayatına başlayamadığını çözeceksin. Korkularınla yüzleşeceksin.

Yattığın yerden, kurduğun hayale uygun bir beyaz atlı prens beklemeyeceksin. Aklın çalışacak, elin ekmek tutacak, kimseye boyun eğmeden yaşamanın lezzetini bileceksin. İster kocan olsun, ister oğlun, ister anan, ister baban, kimsenin sevgisiyle hükmünü birbirine karıştırmayacaksın. Ezilen, zavallı, akılsız olmak kazandırır gibi dursa da, sonunda mutlak kaybettirir; bunu unutmayacaksın!

Başkalarına değil, kendi gücüne inanacaksın. Birinin boynuna asılarak durursan, karşındakini yormakla kalmazsın, bir gün kendi kolların bile çekemez ağırlığını düşersin; kimseye dayanmayacaksın! Dünya da sensin, evren de! Kendini geliştireceksin. Büyüyeceksin, olgunlaşacaksın. Ruhunu da, aklını da bedenin gibi besleyeceksin. Önce sen büyük olacaksın, farkında olacaksın, sonra dünyanın zevklerinin, aşkın, hayatın tadını çıkaracaksın. Emanet hayatlara tutunup, ömrünü harcamayacaksın. Ne olmasını bekliyorsan, sen öyle oturdukça, olmayacak. Boşuna hayal kurmayacaksın!

Can Yucel

Tuesday, January 24, 2012

Haydi biraz oje ve manikür

via
Nail Art Design Pictures
 Her ne kadar sürekli saç baş rengi, modeli değiştiren birisi olsam da (ki çok yakın zamanda bundan dolayı kendi saçlarımı yakıyordum), kuaförlerde geçirdiğim zamana çok acıyorum. Acımayı geçtim, inanılmaz sıkıyorum kuaförde, o fön çektirmek bazen zulüm gibi geliyor. Eğer yaz aylarında saç kestiriyorsam; "Ay hadi yeter, biraz köpükleyin çıkayım"ı çok demişimdir. Sürekli manikür, pedikür yaptırmadığım için, dahası neredeyse hiç yaptırmıyorum, sıkıntım sadece saç olaylarıyla sınırlı. Neyse, biz de oxford dictionary gibi mani-pedi diyelim kısaca. 

Nadiren de olsa, güzel bir yere gidip kendime mani-pedi yaptırırım (En son geçen sene bu zamanlarda manikür yaptırmıştım, pedi'yi gerçekten hatırlamıyorum). Nadiren olunca her hafta 'mani-pedi'de geçen süre sıkıntı değil keyif oluyor. Yakında bi gitmek lazım. 

Şu son bir iki aydır, daha uzun da olabilir, keşfettiklerime gelince. Mani-pedi ve el ayak bakımı, bizim bildiğimiz kuaför manikürcülüğünden uzaklaşrak ayrı bir iş alanı olmuş durumda. Artık ayrı ayrı, el-ayak bakım merkezleri, 'mani-pedi'ciler açılmakta.  Nice Hands, Nice Nails, Güzel Eller ve Güzel Ayaklar gibi isimlerle (bu isimleri tamamen uydurdum) açılan bu merkezler yepyeni bir iş olanagı kaynağı... Her neyse, piyasa araştırmasını da daha sonralara bırakabilirim, ama geçen gün Bağdat Caddesi'nde yürürken adım başı böyle yerler olduğu da gözümden kaçmadı değil.  

Aslında konu manikür olduğunda durum biraz farklı, şimdi sen gidip 14 15 yaşında manikür yaptırmaya başlarsan - ki benim zamanında çok arkdaşım giderdi, 20 yaşına geldiğinde her hafta maniküre gitmen gerekir ki o uzayan tırnak etlerin alınsın. Yok ben artık gitmek istemiyorum dersen uzunca bir süre tırnak etlerini itmen, evde kendin bakım yapman gerekecek. Seçim senin. Ya da bazı eller vardır ki, gerçekten düzenli aralıklarla manikür yaptırılması gerekmektedir. Bu durumda yapabilecek bir şey yok, yapı meselesi. 
Karma, yağlı ve kuru cilt tipleri gibi el ve tırnaklar da kişiden kişiye farklılık göstermekte. Şansım var ki benim ellerimin huyu güzel, mani'ye gerek yok. 

Ne yaptığıma gelirseniz anlatayım; 

Yıllardır ananem şunu der; banyo sırasında ya da çıktıktan sonra tırnak etlerini hafifçe it. Özellikle bir alet kullanmanıza gerek yok, zıt ellerin işaret parmağı bu işi görebiliyor. 

Bunun dışında sevdiğim ve ara ara kullandığım üç beş tane ürün var;

Taken by me.
Mavala'nın Creme Cuticule Penetrante'si, China Glaze'in Orange Cuticle Oil'i, Sally Hansen'ın Instant Cuticle Remover jeli (şişenin arkasında uyguladıktan sonra ellerinizi yıkayın uyarısı vardır) ve oje sürdükten sonra kullandığım Insta Dri - Anti-Chip Top Coat, ve L'occitane'ın Shea Butter Nail & Cuticle Cream'i. Haftada bir kere instant cuticle remover'ı sürerek pamuk doladığım bir çubukla etlerimi geriye itiyorum, aynı şekilde arada bir Mavala'nın kremini kullanıyorum. Bu krem hem ölü kısmı alıyor hem de besliyor, isterseniz sadece sürüp krem gibi de kullanabilirsiniz. Canım sıkıldı mı China Glaze Oil'i tırnak etlerine sürüyorum, tırnağım ojeli olsa da olmasa da kullanıyorum. L'occitane kremi geceleri yatmadan ya da Instant Cuticle Remover'ı kullandıktan sonra sürüyorum. Eğer oje süreceksem, bütün bunları yaptıktan sonra tırnakların üzerindeki yağ tabakasını almak için ya elimi yıkıyorum, ya da kolonyalı/asetonlu pamukla siliyorum ve renkli ojelerden önce mutlaka şeffaf bir  base coat kullanıyorum. Sonuç: 

my hand canım
my hand canım 

Siz derseniz ben tırnaklarımın üzerini süslü isterim; Nail Art sitelerine bir göz atmanızı öneririm. 


HelloGiggles kurucularından ve New Girl'in Jess'i Zoey Deschanel'in Altın Küre ödüllerindeki smokinli tırnakları da cabası! 

Photo: Getty Images/Zooey Deschanel's Instagram

Photo: Courtesy of @ZooeyDeschanel's Instagram



Sunday, December 04, 2011

Katharine Branning

Deniz'in facebook'ta Kathrarine Branning adlı bir kadınla ilgili link paylaştığını gördüm. Kendisi "Yes I Would Love another Glass of Tea" adlı bir kitap yazmış. Kitabı alıp okumuş değilim, ama youtube üzerinden Katharine'in iki tane vidyosunu izledim/dinledim, ki bunu yazarken bir yandan da bu vidyoları dinlemeye devam ediyorum.

Katharine Branning'in yazdığı kitap hakkında bir giriş: http://www.youtube.com/watch?v=1JsfOhjX9Ww ve   imza günündeki konuşması; http://www.youtube.com/watch?v=Bz73lYFXy3Q&feature=related

Sevgiler!

Friday, December 02, 2011

oyunlar

Eh evde boş boş bir pazar günü çılgınca geçirildikten sonra sıkılan minikstar tabiki yazı yazar blog'a. Anime tavsiyemden sonra, siz değerli okuyuculara internet aleminde karşılaştığım eğlenceli oyunları tavsiye edeceğim... Benden gelen bu tavsiye oyunların tabiki kedili, yıldızlı, kurbağalı, şekerli, çikolatalı olacağını tahmin edersiniz heralde...
Napalım işte şeker gibi minikstar'dan şeker gibi oyunlar, ehu kendimi şımarttım da bugün. :)

Gelelim oyunlarımıza, efendim nekogames var, neko japonca kedi demek oluyor, ve nekogames'de kedi asmacadan tut kedi zıplatmaya kadar cici oyunlar var. Buradan ulaşabilirsiniz.

Zıplayan fasulye oyunu var, fasulyeler pırtlatılıyor bu oyunda da, ehuehu... Benim favorim bandanalı olan.

Kurbağalarla nilüfer yakalamak isteyenler tıklayabilir.

Orisinal'i bilmiyorsanız hayatınızdan çok şey eksik demektir, sıkıntıdan yumurta zıplatabilir, kızdığınız/sinirlendiğiniz kişileri buzpateni yaparken kocaman kartopu bowlingiyle uçurabilir (test edildi onaylandı - çok rahatlıyor insan bunu oynarken), uykunuz geldiyse yıldızları yakalayabilir ve de beyaz kar tavşanı ile gökyüzüne zıplayabilirsiniz...

En eğlendiğim oyunu sona bıraktım, bütün günümü almıştı aslında sonra bir arkadaşıma yolladım kendisi yarım saatte yapıp bitirince kendimi çok garip hissettim, olsun ben mutlu mutlu oyun oynayarak geçirmiştim bir günümü, hem de yıldız buldum birsürü, siz de bulmak istersiniz değil mi o yıldızları....

p.s: bu oyunlar 3 yaşından büyük çocuklar içindir.

iyi eğlenceler herkese




Edit: Evet bugün pazar değil, ayrıca ben geçen pazar evde temizlik yaptım!

Published on


Death Note





Death Note, yeni bitmiş korku gizem ve dedektifçilik de içeren anime serisidir. Şimdi efendim baş kahramanımız yakışılı Yagami Light (hayran olduğum anime karakterlerinden biri) başarılı bir lise öğrencisidir, bir gün bahçede Shinigami(Death God)'nin düşürdüğü Death Note'u bulur, daha sonra yaşadığı dünyayı suçlardan arındırmak ve mükemmelleştirmek için bu defte
ri kullanmaya başlar. Suçlu ölümlerinin artmasıyla Japon Polis Teşkilatı (hihi JPT) başka ülkelerden de destek ( L kod adlı - animeübermensch sayılabilecek - dedektifimiz) alarak suçluları teker teker öldüren kişiyi yakalamak ister.

37 bölümden oluşan bu anime'nin bütün bölümleri şayet elinizde ise başından kalkmadan izleme şansınız var.
heyecanlı seyirler








Eskilerden

Bir arkadaşımın panik adlı yazısından esinlenerek yazımışım bu yazıyı...


"En azından miyet hanım siz böcek gördünüz, yani sizin durumuz da kötü benimki sizinkinden kötü . : (
Ama ben Miray olarak kendim kaşındım, evimin buradaki ışıkların orada böle bir üçgen adadık var, ben de karşıdan karşıya geçerken oradan geçmek zorundayım, şimdi genelde kuşlar kediler var orada ay ay ne güzel cikliyorlar hayat ne güzel diye geçerim oradan, ama geçen gün orada bir fare gördüm, bildiğimiz lağım faresi (ayyh şimdi bile içim bir hoş oldu) "aaa fare ne şirin!?!" dememe kalmadan bana zıt yönde duran fare depar atarak birden üzerime gelmeye başladı, evet ben bu durumda ne mi yaptım, aaaiiy anneciim fareei ıyyy bööö diye bağıraraktan koşmaya başladım hop hop çığlık çığlığa arkama bile bakmadan, sonra münübüse bindim. Minibüste fare ne gezer ama bir kere korkmuş ben ayaklarımı yere koyamadım, tabii ki tünedim o koltuğa gergin bir şekilde, günümün geri kalanında ise sağa sola baka baka yürüdüm.

Gelelim ikinci çığlığıma, akşam babası beni yemeğe çağırdı, eh gittim ve yedim mamayı sonra eve dönme yolumdayım, daha doğrusu apartmandan yeni çıktım, tam da kapının önünde çöp konteyneri ve kapağı açık, eh tabiki yurdum kedileri dalar içine. Kedi mi benden korktu ben mi kediden bilemem ama o cici kedi, bir sıçradı ben de bir güzel çığlığı bastım korkudan. Kedicik de konteynerin içine kaçtı, böle korktuk ikimiz birbirimizden, çığlığımı duyan babadan "ne oldu tepkisi geldi, "ehu baba kedi korkuttu beni" diyebildim, ve bir yudum su içtim.

Bu aralar çok korkar oldum yahu ben, yok belki de üst üste geldi korktum."

2007-07-13 00:47'de aslını yayımlamışım. (haha yayıncı gibi hissettim kendimi)

Kopyala yapıştır stayla, yeniden sizlerle.

Haydi, hepinize iyi sabahlar.

mutlu mu olmak istiyorsun, haydi yap o zaman!


  1. Berries … mmmm.
  2. Walking barefoot in grass.
  3. Listening to good music in the car.
  4. Taking a long, relaxing shower.
  5. Coffee.
  6. A good novel.
  7. Popcorn and an old movie on DVD.
  8. The smell of fresh-cut grass.
  9. Watching the sunrise.
  10. Walking on the beach.
  11. A gentle morning run.
  12. Yoga or stretching or meditation.
  13. Snuggling in bed with your partner.
  14. Watching the sunset.
  15. Hugging your child tightly.
  16. Good wine.
  17. Dark chocolate.
  18. Dancing like you’re crazy.
  19. Telling jokes till your sides ache.
  20. A long conversation with a good friend.
  21. Root beer float.
  22. Kissing in the rain.
  23. Being lazy on a Sunday.
  24. Waking to a clean house.
  25. An uncluttered room.
  26. Banana split.
  27. Pillow fights.
  28. Fries and a chocolate milkshake.
  29. Singing in the shower, loudly.
  30. Dancing in the rain and stomping in puddles.
  31. Watching your child play.
  32. Fresh-baked chocolate chip cookies.
  33. Helping someone in need.
  34. Making someone smile.
  35. Homemade pie.
  36. A nature hike.
  37. Laying back and watching the stars.
  38. Making a sandcastle.
  39. Floating in the water.
  40. Taking an afternoon nap.
  41. Serving your spouse a surprise breakfast in bed.
  42. Watching your children on Christmas morning.
  43. Laying back and looking up at clouds.
  44. Watching the ocean.
  45. Getting a massage.
  46. Reese’s peanut butter cups.
  47. PB&J sandwich.
  48. Iced green tea.
  49. Playing footsie.
  50. Acting crazy in public.
  51. Seeing your savings account grow.
  52. Seeing your debt shrink.
  53. Taking a hot bath.
  54. Blowing bubbles.
  55. A gentle breeze.
  56. The feeling after a good workout.
  57. Checking something off your to-do list.
  58. Snuggling together under the covers on a stormy day.
  59. Coen brother movies.
  60. Watching your kids play soccer.
  61. Playing a good game of basketball.
  62. The smell of a new Moleskine notebook.
  63. Writing on good paper with a good pen.
  64. A clear desk.
  65. Fresh popped popcorn.
  66. A fresh snow.
  67. Swinging on a swing.
  68. Homemade strawberry shortcake.
  69. Watching animals in nature.
  70. An empty email inbox.
  71. Playing hooky.
  72. A very slow and sensual night with your partner.
  73. Staying up all night talking.
  74. Having a picnic.
  75. Swimming at night.
Gerçekten de gün içerisinde farketmediğimiz ve bizi içten mutlu eden o kadar çok şey var ki... Bu güzel anların tadını çıkarmak lazım değil mi ama :) .

p.s. Bu yazı şu siteden alıntıdır.

Yeni Edit: 2007 yılında bir kaç arkadaşla beraber açmış olduğumuz "yaşama dair" adlı blogdaki yazımdır... Her ne kadar bir kopyala yapıştır ürünü olsa da, mutlu ediyor mu - evet balım ediyor. 





Thursday, December 01, 2011

Haruki Murakami'yi neden seviyorum;



Her ne kadar son bir kaç senedir, kitap okuma süremde çok belirgin bir azalma olsa da Murakami’ye olan aşkım bambaşka. Japon yazar ve çevirmen Haruki Murakami’yle ne zaman tanıştığımı tahmin etmeye çalışırken, almış oldum türkçeye çevrilmiş ilk kitabına bakmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm (Çünkü eskiden aldığım kitaplara tarih atma alışkanlığım vardı, evet artık yok). 
Açıkçası ben Murakami'yi okurken çevremdeki herşeyden kendimi soyutlamayı çok seviyorum; çünkü onun dünyasını - onun Tokyo'sunda gezerken, Calcutec'leri arasında kaybolurken, Kafka'yla birlikte kaçarken ve Toru'yla birlikte ararken dünyanın en şanslı ve en mutlu kişisi olduğumu düşünmekten kendimi alamıyorum. 
Nihal Önol’un Fransızca'dan çevirmiş olduğu orjinal adı "Necimaki-dori kuronikuru" olan “Zemberekkuşu’nun Güncesi”yle 2006 yılında tanışmışım. Bağdat Caddesindeki kitap evlerini arşınlarken üzerinde renkli bir kuş olan kitap görmüş ve almıştım - kitapların kapaklarına bakıp alma alışkanlığı annemden geçmiş olabilir… Sanırım Mart, Nisan aylarından birinde aldığım kitabı yazın okumaya başlamıştım… Hatırladığım kadarıyla Toru Okada’nın esrarengiz arayışı, karısının kaybolan kedisi “Uskumru”yla başlıyor. Bambaşka gerçeklikler arasında geçen bu serüven, Uskumru'yu ararken karısının da ortadan yok olmasıyla devam eder... Kırmızı şapkalı medyum, Toru'yu himayesine alan gizemli kadın, arada bir Toru'ya arkadaşlık eden kız, medyum kadının kız kardeşi, kediler, kuyular, banklar, karanlık odalar ve hergün öten zemberekkuşu.... 
Zemberekkuşu'nu bitirdikten sonra tabii ki kendimi Robinson'a attım ve Haruki Muraka'minin ingilizceye çevrilen kitaplarına daldım - ki ne daldım... Ardından; Kafka on the Shore, Norwegian Wood, After Dark adlı kitaplarını okudum ve şimdi de Hard-Boiled Wonderland and the End of the World'u okuyorum... Sıradaysa diğer bütün kitapları var, ingilizce'ye Jay Rubin tarafından çevrilmiş 1Q84'ü de en kısa zamanda almak istiyor muyum. Eveeet! 

Siz de Murakami'yle ilgili The Paris Review ve The Guardian'daki  yazıları okumak isterseniz, aşağıdaki linklere bakabilirsiniz. 

Sevgiler,
Miray



Monday, November 28, 2011

Happy New Year

Bir yıl daha bitiyor sevgili insanlar, 


kocaman bir yılı doldurduk neredeyse 365. güne geldik... Klasik olacak ama acılarıyla tatlılarıyla, aşklarıyla kavgalarıyla, yenileriyle eskileriyle dopdolu bir yıl geçti. Ara sıra da olsa pembe gözlüğü yeniden takmayı ihmal etmedim ki, hayata daha çok sevgiyle sarılayım. Belki bir yerden umut ışığı görür ilerlemeye devam ederim düşüncesi hiç kafamdan çıkmadı, o en depresif günlerde dahi... ve sanırım şunu fark ettim ki pembe gözlükleri takmak işe yaramış. 


Dönem başında söz vermiştim okula güzel gideceğim full time öğrenci olacağım diye, tamam tam full time olmasa da sınavları atlattım (ve evet yarın da derse gideceğim). Go Mimi Go Go Mimi! 


Son bir kaç gündür içimde krismıs heyecanı var, her ne kadar dini bir bayram olsa da; bence artık krismıs İsa'nın doğumundan çok daha öte bir kavram haline geldi... Yeryüzündeki insanların (belki galaksinin bilinmeyen yerlerinde yaşanlar da vardır) mutlu sevgi dolu geçirdikleri bir geceden daha güzel ne olabilir ki! 


Bir kaç saat önce Deniz'le konuşurken bana bu seneki "christmas resolution'unun" jingle bells'in sözlerini öğrenmek olduğunu söyledi... Bence bundan daha güzel bir şey olamaz. 


Ay içimde sevgi melekleri var bugün galiba. Miko ve Rafo yanımda olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. Haydi siz de kendi Miko'nuzu Rafo'nuzu yanınızdan ayırmayın. 


Jingle Bells Gençler!





Thursday, October 13, 2011

Who doesn't want a Chanel(led) nails?

I am a huge fan of Lisa Eldridge, she is definitely one of the main reason that I wanna be a make-up artist in the future.

Anyway I'll write a post about her in the following days. This one is about Chanel Confidential, in the last march Chanel has opened a new website, this site is mainly about Chanel make up and application. A digital magazine about Chanel make-up and trends.

The following video is their latest nail polish advertorial, including Chanel's colourful fall 2011 nail polish collection.

Hope you like it! 


♥ ★ ♥ Mimi the Minikstar ♥ ★ ♥